40 YIL ÖNCE BU SABAH

Engin ŞİRİN

40 yıl önce bu sabah. Televizyonlarda “Yine de şahlanıyor amman. Kolbaşının yandım da kır atı…” Sokağa çıkma yasağı falan filan. Ana caddede her köşede bir asker var da arka sokaklar yine bizim. Önce yazılama ‘Kahrolsun Faşist Cunta’. Altıntaş durağının bir arka sokağı. Köşede iki katlı bir bina, duvarları sarı boyalı. Ben sağı solu kolluyorum O yazıyor.  12 Eylül’e merhabamız.

Bir iki gün sonra Betonyol’da, Asmalı Kahve’nin önünde korsan koyulacak. Pasajın köşesindeki Çiftlik Kasap’ın önünde oturuyorum. Ortamı gözleyerek korsanı başlatma işaretini vereceğim. Çok gerginim. Bir hatam inanılmaz sonuçlara yol açabilir. En küçük bir şüphede eylemi iptal edeceğim. Çünkü askerlerin bizden daha çok tedirgin olduğunu biliyoruz. Olup olmadık yerde ateş açıyorlar.

“Merhaba” dedi yanıma oturdu. Şahsen tanıyorum ama bir samimiyetim yok. Bir yandan günlük sohbete devam ederken, diğer yandan sağı solu kolaçan ediyorum. Herkes tamam. Her şey hazır. 10 saniye… 5 saniye… Tam o sırada biri sivil diğeri resmi iki araç hışımla geldi. Önümde durdu. Patır kütür indiler beni ve davetsiz misafirimi yere yatırdılar. Belli ki bir şeylerden şüphelenmişler. Ayağa kaldırıldık. Bu arada eylem iptal, arkadaşların çoğu hemen dağıldı. “Kimlik” dedi. “Buraya kadarmış” dedim içimden. Ama ‘davetsiz’ kimliğini benden önce çıkarmıştı bile. Askeri bir kimlik. Harbiye’yi yeni bitirmiş. Polislere bir fırça çekti. Ben kimliği göstermeden polisler firar.

Sonra onlar…

Hürriyet Çadırı kurdular evet çadır. Şimdiki Uğur Mumcu Parkı’nın yerinde. Gençler eğlensin, dans etsin, aşk yapsın diye…

Sonra onlar …

Karşıyaka’da faşing benzeri bir ucube düzenlediler…

Emil Galip Sandalcı’ya saygılarla…

Biz de hiç boş durmadık; ‘destekçiydik”. İdam cezasına çarptırılan, işkencelerde kan revan içindeki, hapishanelerde insanlık dışı uygulamalara maruz kalan arkadaşlarımızın destekçisiydik.

Nedir bu destekçilik anlatmaya çalışayım.

Cemal Süreya, “Emil Galip Sandalcı, insanlığa gönderilen bir mektuptur” diyor. Bir yazısında kaptanlar ve kralları anlatıyordu Emil Galip Sandalcı. Sıkıyönetimin zengin ettikleriyle, eziyet ettiklerini karşılaştırıyordu yazısında. Aklımda kaldığınca aktarmak istedim. Arada geçen 40 yıl yeni başlık (kahramanlar) eklemeyi de zorunlu kıldı bana. Umarım haddimi aşmıyorumdur.

İşte 12 Eylül tablosunun ana parçaları:

Kaptanları vardı.

Gemisini sağ salim amaçladığı limanlara ulaştıran kaptanlar… Limanda gemini parayla, ihtişamlı binalarla, arabalarla, yatlarla dolduran kaptanlar. Gücün ve servetin sahibi, gücün ve servetin esiri kaptanlar…

Böylesi kaptanlık çok da zor değil. Omurgayı gevşetmek yeterli. Yani denizdeki geminin omurgası ne kadar sağlam olacaksa, karadaki kaptanın omurgası o kadar gevşek olacak.

Gevşek omurganın yarattığı amorf yapı sayesinde egemenlerin eteğine yapışmak kolay olur. Yapıştıkları yere yapıştırdıkları hortumlarıyla götür babam götür.

‘Kahkahaların gevrek gevrek olacak.

Efendilerin yanında kısık, halkın yanında yüksek sesle konuşacaksın.

Her konuda efendilerin ne düşünüyor bileceksin tabii…

Takım elbise, gömlek, kravat; gömleğin kollarında da altın kol düğmeleri olmazsa olmaz.’

Kahramanları oldu.

Egemen kahramanlar güncel ve sahte oluyor.Kağıtları dağıtan kahramansan mesele yok: Aslan da kaplan da sensin. Bütün üniversitelerin, bütün bölümlerinin, bütün hocalarından daha bilgilisin; bilgesin. “Netekim” dedin mi? Akan sular durur. Bütün camilerin, bütün imamlarından daha imamsın. Tüm müezzinlerden daha iyi ezan okursun. Selayı senden iyi kimse okuyamaz; hele ölüm fetvasını sen vermişsen. En büyük sanatçı da sensin. Emekliliğinde çok iyi ‘nü’leri sen yaparsın

Elbette sana ve arkadaşlarına “bizim çocuklar” diyen Amerikan yönetimine de en büyük bağlılık seninkidir…

Ezilenlerin kahramanları ölümsüz. Halk kahramanı olmak da var: Yargısızlarda infaz edilirsin bir hain kuytulukta. İşkencelerde acıya direnensin. Darağaçları da senin içindir. Mahpuslarda vardiyalı sistemle 6 kişi bir yatağı paylaşansın. Pis iğrenç yemekleri yemeye zorlanansın. İnanılmaz tünellerin mimarı, kaçanı, yakalananı ve yeniden kazanısın.

Bıçak sırtı bir durum. Ölüme çok yakın ama bir o kadar da ödülü büyük; ölümsüzlük. Öyle ya da böyle ölümsüzlük. Ya senin anlattıklarında ya da seni anlatanlarda ölümsüzlük özdeşleşmiştir seninle.

Destekçilerin de her zaman hazırdır: Arkadaşların, dostların, yoldaşların. Dışarıda “Bitmedik” derler. Sana moral vermeye çalışırlar.

Kralları da  oldu tabii…

Ya kralsan? Krallık zor iş. Evladının, kardeşinin, eşinin, babanın, annenin peşinde; belki de hiç tarafı olmadığın bir kavgayı vermek. Mahpushanelerin, emniyet müdürlüklerinin önlerinde çekilen çileler. Hele kadınsan, her ziyaret günü pis, iğrenç, yılışık ve yavşak bakışların hedefi olabilme ihtimali… Zor, çok zor. Ama o kadar da onurlu. Her türlü baskıya karşı başı dik bir şekilde ve bitmek bilmeyen bir enerjiyle bambaşka bir kavganın isimsiz kralları.

O ziyaret kuyruklarında krallar, kralların yanlarında büyüyen çocuklar; geleceğin kahramanları…

 

 

 

 

 

 

40 YIL ÖNCE BU SABAH” için bir yorum

  1. Sevgili Engin, bu arada tarihî bir haksızlığı, bir büyük sanatçının yaşadığı travmayı bilene bilmeyene anımsatmak isterim. Rahmetli Hasan Mutlucan hem çok iyi bir insan hem de demokrat kişilikli (Ecevit’in “Toprak işleyenin su kullananın” döneminin Ecevitçisi bir sosyal demokrat) bir sanatçıdır. Bir röportajında “söylediği kahramanlık türkülerinin en çok darbeler döneminde çalınmasından” duyduğu acıyı dile getirmişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir