HAYAT SHOW :)  

Gönül avareleriyiz kendi girizgahlarımızda, nedense pek uğramayız saklı kapılarımıza. Oysa, girmeli o kapıdan zaman zaman göz atmalı olup bitene. Hep konu komşu, eş dost merak edilmez ya azıcık da kendimizi merak etmeli, ne var ne yok bakmalı ara sıra.

Belki yas tutuyoruzdur belki eğleniyoruzdur saçma sapanlıklarımızla. Eski bir sandığı açar gibi, kendi parçalarımızdan kendi kumaşlarımızdan kısacık da olsa bir ”HAYAT SHOW” çıkar belki karşımıza.

Ahanda aralıyorum kapımı, açıyorum o eski sandığı:) Aman tanrım! ne çok şey nüfuz etmiş üstüme, avaz avaz kahkahalar, halılar ıslanana dek ağlamalar…Bu ne karmaşa, bu ne şaşaa.                                                                                  Düşe kalka yürümeler, kanayan sızlayan dizler, ödüller-şölenler, eğrilmiş burunlar, toslamış alınlar, geç kalmalar, acele davranmalar, palas pandıras yollara çıkmalar, salya sümük odalara kapanmalar, bitti artık, bitti! demeler… Her arbedede tek tek anlatmalar aydedelere:))

Tüm zamanların, yüzümüzdeki en muhteşem şekli: Gülmek. Ota b..ka, ona buna, sevdiklerimize, sevgilimize, esnafa çaycıya, çorbacıya simitçiye. Katıla katıla, kıvrana kıvrana. Not: Bundan epey fazla ise kardayız:)

Kabullenmeyip razı olmalar, paslı çengellere takılmalar, taşlı tozlu yar’lardan yuvarlanmalar. Efendime söyleyim yanında arındıklarımız, dallanıp budaklandıklarımız, hayatına dokunduklarımız, yol alıp verdiklerimiz, sarılıp bırakamadıklarımız, bakmalara doyamadıklarımız…Yani bir eylül bir temmuz hallerimiz.

Gizemlerimizden sual olunmazsa da başa gelen her tür felaketin kaç kurşunla ölebileceğini hala bilememekte, kuşkularımızdan, kaygılarımızdan ve dahi inatlarımızdan bir türlü sıyrılamadığımız o en derin yerlerimize gözümüzü dikip de bakamayışlarımız.                                                                                                                                                               E zor tabi; kalpsiz ahali orduları ile savaşmak. Gördük, anladık işte!  ”tavrına hayran olunacak” ların nesli tükenmekte. Büsbütün de küsülmüyor kimselerle. Yine de biz ”biz” olalım parlatalım ara sıra ‘sinik’ gönüllerimizi, ortalarda görünmek lazım, yaşayadurmak lazım diye…

Hem eskidendi o, hemen tamir ederdik kırılsa da kalbimizin bir kenarını, o artık olmuyo öyle, ne yapıştırsak tutuyo, ne de bağlasak ..Hadi bağladık diyelim hemen çözülüveriyo:)                                                                             …                                                                                                                                                                                        Yine de çat kapı ziline basıp omzunda ağladığımız, kaldırıp zorla oynattığımız, gülmekten yarıldığımız üç beş kişi varsa, şanslıyız hala. Nasılsa bizi aşağı çekenlerin urganlarını kesmişiz taa kökünden, kuru sıkı ahkam kesenleri atmışız sulara. (balıklar yemiş olsun tanrım nolursun:))

Bir de af diledik mi boşa giden günbatımlarından, yanında söylenmemiş şarkılardan? Şükür olsun ki; sandıktaki en kıymetli eşya: ceviz oymalı büyükçe bir ayna. Ah! Ahmet Haşim hep anmışımdır seni, bakmakla görmek farklı şeylerdi de mi? Neredeyse bir ömür bunu öğrenmekle geçti…

…Meğer ne çok karışmış ortalık, hatırı sayılır bir doluluk anlayacağınız. Elbet arada havalandırmak, elemek eşelemek lazım. Hatta arada kısacık mola verip, eller cepte, ağızda ıslık olanca serserilikle sokaklarda yürümek lazım ve hatta uluorta dans etmek lazım. Sonra dönüp hepsine şimdilik son kez göz atmak lazım.

Tamam, yıldık, yamulduk. Kirini pisliğini püskürttü yüzümüze hayat o da tamam. ( Zırdeli dalgalarla fena da boğuşmamışık be:)))

Artık; ne uykuların dibi, ne denizlerin derini, ne eski sürahinin örtüsü ne de çok sevdiğim yırtık pardesü. Asl’olan ocaktaki çay’ın dem’i hem artık ‘görme’ lerin vakti öyle değil mi?..                                                                                  Şimdi tomur güllerin hepsi bize açıyorsa, göğün kızıllığı, dinmiş rüzgar hoşluğu bizimse. Hoyrat gönüllerimizle, elimizde kahvelerimizle ve dahi ayıcıklı çoraplarımızla bir de dışarıda yağmur varsa pencereden bakmak … pardon görmek hak değil mi bize…

beyhan duran.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir