OĞUZ ARAL’LA GÖRÜŞME SERÜVENİM

Dün madem ki araladık öz geçmiş konusunu bugün de Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük (bence) karikatüristi Oğuz Aral’la görüşme serüvenimi anlatayım.
Lise 2’ye gidiyorum. Her “solcu” genç gibi sıkı bir Gırgır takipçisiyim. Ben de çiziyorum ama çizdiklerimi posta ile göndermek değil, ille de İstanbul’a gidip Oğuz Aral’ın kendisine göstermek kararındayım. Para biriktiriyorum yolculuk için.
Babama açtım mevzuyu. “Oğlum sen hayatında İzmir’in birkaç semti ile Ulamış-Seferihisar dışında bir yere gitmiş insan değilsin. Nasıl gidersin oralara, tanıdık yok, bildik yok. Ben izin vermiyorum.” dedi.
Dedi de delikanlının “deli” kafası dinler mi? O ateşle çaktırmadan anneme gideceğimi söyledim, gittim, İstanbul bileti aldım, çizdiklerimi de aldım yanıma, doğru İstanbul’a.
İstanbul Cağaloğlu Web Ofset ve Gırgır’ı basan Günaydın gazetesinin binasını bulduğumda cebimde gevrek (Simit değil aman ha! Gevrek!) alacak para bile kalmamıştı. 50 TL’ye bilet almış, artan parayla da yolda karnımı doyurup İstanbul içi yolculuk yapmıştım.
Karnım da çok acıkmıştı ve guruldayıp duruyordu.
Cuma günü yola çıkmış, yolculuğu gece yapmıştım ve Gırgır’a vardığımda saat gündüz10.00 gibiydi. Şimdi günlerden cumartesi idi, görüşmemi yapacak, akşam da -nasıl olacak ve nereden para bulacaksam- geri dönüp pazar sabahı İzmir’de olacaktım. Pazartesi de okula gidecektim. Planım böyleydi.
Kapıdan girdiğimde bir görevli karşıma dikildi.
“Ben Oğuz Aral’la görüşeceğim.” dedim.
“Randevun mu vardı?” dedi.
“Yoo, -dedim – ama ben onunla görüşmek için ta İzmir’den geldim. Karikatürlerimi göstereceğim. Bu akşam de geri döneceğim. Pazartesi okulum var.”
“Amatörsün yani. Keşke bir telefon edip de gelseydin. Oğuz Bey amatörlerle pazartesi görüşüyor. Sen şimdi git, pazartesi gel.”
“Beyefendi benim ne kalacak yerim var burada ne de tanıdığım biri, telefon edip durumu anlatın. Ben onunla görüşeceğim bugün.” dedim.
“Oğlum sen Oğuz Bey’i tanımıyorsun! Şimdi bu nedenle telefon etsem dünyayı başıma yıkar. Hadi çık git, benim yapabileceğim bir şey yok. Gelebilirsen pazartesi gel. “
Ne dediysem adamı ikna edemedim. Sonunda boynu bükük çıktım binadan dışarı. Midem trampet çalarak birkaç tur attım. Sonra tekrar girdim binaya. Aynı “bekçi”.
“Ben Oğuz Aral’la görüşeceğim bugün.”
Aynı şekilde ve biraz daha sert biçimde postalandım kapıdan dışarı.
Bir tur daha attım ve bizim “duvar”ın karşısına dikildim.
“Bir kere telefon edin. Kabul etmezse söz bir daha gelmeyeceğim.”
Epeyce bir ısrar ve “olmaz”dan sonra “duvar” biraz sallanır gibi oldu ve sonunda “yıkıldı.”
“Bana bak – dedi- şimdi yukarı telefon edeceğim, durumunu da anlatacağım. Yüzde 99 kabul etmeyecek ve bana ağzına geleni söyleyecek. Sonra da sen çekip gidecek ve bir daha da karşıma çıkmayacaksın. Tamam mı?”
“Tamam, söz.” dedim.
Ve yaklaşık beş dakika sonra, binanın üst katlarından birinde, tahta bir masanın iki tarafındaki iki tahta sandalyenin birinde Oğuz Aral, birinde de ben oturuyordum.
“Yeteneklisin. Devam et çizmeye ve bize gönder. Ama teknik olarak bilgin yok ya da az. Bak, böyle keçeli kalemle sıradan resim kâğıdına çizip bir de rulo hâline getirip bize göndermezsin.” dedikten sonra tarama ucu ile nasıl çizeceğimi, taslağı kurşun kalemle nasıl oluşturmam gerektiğini, kullanmam gereken kâğıdın markasını vb. uzun uzun anlattı bana, bu arada henüz çizimi tamamlanmamış “Avanak Avni” ve “Utanmaz Adam” taslaklarını da gösterdi.
Hiç de öyle hakkında söz edildiği gibi sinirli, korkutucu bir adam değildi benimle konuşan.
Tam tersine gençlere ve yeteneğe değer veren, cesurca hamleleri de onaylayan bir ustayla baş başa bir saat kadar vakit geçirdim.
“Şu karikatürü bu hafta yayınlayalım.” diyerek içlerinden birini ayırdı. Ayağa kalktı. Bu, “görüşme bitti” anlamındaydı, anladım. Teşekkür ederek ben de kalktım.
“Sen şimdi aşağıya in. Muhasebeyi sor. Ben buradan telefon edeceğim. Sana 100 lira para verecekler. Hadi bakalım güle güle, devam et çizmeye.” diyerek beni uğurladı.
Ben ona ne paramın olmadığını söylemiştim ne de böyle bir şeyi söylerdim. Ama o an ağlamamak için kendimi zor tutmuştum.
Ben o 100 liranın 55 lirası ile dönüş bileti aldım. Kalanını da yolda yedim.
Sonra çizdim hep ama hiç göndermedim. Beğenmiyordum çizdiklerimi. Daha iyisini yapmak, özgün bir çizgi yaratmak için habire uğraşıyordum. Sonra araya başka işler, başka sorunlar ve “ülkeyi kurtarma” gibi daha önemli görevler girince karikatür serüvenime öğretmenliğe başlayana kadar mola verdim.
Öğretmenlikle birlikte her konunun bir görselini tasarlayıp tahtada dersi o görselle anlattım yıllarca.
Şu anda da bir Yiğit Özgür hastasıyım. Oğuzhan Özkaya Koleji’nde öğretmenlik yaparken Elif adlı öğrencimin Yiğit Özgür’le bağ kurarak bana sanatçının doğum günüm kutlaması olarak gönderdiği imzalı ve övgü dolu sözler eşliğindeki kitabını kitaplığımın başköşesinde tutuyorum şu anda.
“Ülkeyi kurtaramadık” ama ben o soylu kavganın içinde hep yeteneklerimi bir biçimde ifade edebilecek yollar buldum.
Dilerim bu ülkenin yetenekli gençleri engelsiz, destekli bir biçimde gelecekte kendilerini ifade edebilme ve en üst biçimde eserlerini üretip sergileyebilme şansına kavuşurlar.
Kendimden söz ederek canınızı sıktıysam çok özür dilerim ama şunu bilin: İki gündür yazdıklarımda zerre abartma yoktur. Övünmek de değil sadece sevdiğim insanlarla geçmişime yönelik bir geziyi birlikte yapalım istedim. Sevgiler hepinize.

OĞUZ ARAL’LA GÖRÜŞME SERÜVENİM” için bir yorum

  1. Oğuz Aral’la o yaştaki anın çok güzel. Az insana nasip olabilecek bir paylaşım ve hatıra.
    Bir okadar güzel olanda bunu yazıya dökmendeki ustalığın ve anlatım tarzın.
    Çok keyif aldım okurken.
    Teşekkürler. Bilincin kalemin akışkanlığı hep devam etsin. Belki birgünde Buca cezaevindeki özelliklede 2. Koğuştan 13. Koğuşa nakluluş ve bir hafta içerisinde geri dönüş maceramızı anlatırsın..😀😀

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir