FÜTUR ve FİTBOL

İlhan Çiftçi

İkinci Bab

Adıyaman Şehir Stadı haraptı. Tribün diye bir şey yoktu. Bir tek yer yer yıkık, eski, yüksek duvarlar çevreliyordu etrafını. Zemin, mâlumunuz üzere taşlaşmış toprak…  Minik, yıldız ve genç Karmalarının seçmelerine ilk gittiğimiz yıl, stad duvarlarının yıkık kısımları örülmüş, Yaklaşık 1500 kişilik bir tribün inşa edilmişti. Bir yandan da yerel lig maçları oynanmaya başlamıştı. Arada maçları izlemeye gidiyorduk. Bize göre eskinin efsaneleşmiş futbolcularını izliyor, efsanelere konu olan hareketlerini görebilmeyi umuyorduk.

Antrenörümüz ve yöneticimiz, bir zamanların şöhretli ve sağlam futbolcularından Ahmet Aydın (Aydın Abi), Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğünde memurdu. İşte o Aydın Abi, sonraki yıl bizi toplayıp “Bir kulüp kuruyoruz” dedi. “Amacımız, genç yaşta doğru ve iyi eğitim almış futbolcularla Adıyaman’ı üst liglere ve Türkiye’nin gündemine taşıyacak bir takım oluşturmak.” İçeriğinde açıklamalar yaptı. “Kulübün adı Gençlerbirliği, renkleri sarı – siyah olacak” diye de ekledi. Çarşıda, bir pasajın içinde bir dükkan kiralanmış, eskiden futbol oynamış, şimdinin kelli felli amcaları, abileri olan; futbol sevdalısı, eşraftan kişilerden oluşan bir de yönetim kurulu oluşturulmuştu.

Uzatmayayım. Efsane gibi düşlediğimiz futbol takımlarıyla ve efsanelerini dinlediğimiz futbolcu abilerimizle aynı kümede oynayacak bir takımımız olmuştu. Kısa zamanda hepimiz için “futbolcu” lisansı çıkarılmıştı. Tescilli kulüp futbolcularıydık artık. Yöneticilerimiz gereken parayı toplamış ve bize malzeme satın almışlardı. Artık kulübün renklerini taşıyan kendimize ait eşofman takımımız, iki kat formamız ve kösele tabanlı kramponlarımız* vardı. Antrenmanlarda kramponlarımızı giymememiz, “Kes”lerle (Hani Adias spor ayakkabıları vardı ya.. onlara benzer, ucuz spor ayakkabılar…) antrenman yapıp, kramponları sadece maçta giymemiz tembih edilmişti.

Bir diğer değişiklik de artık iki antrenörümüz olmasıydı. Eskinin efsanelerinden Bekir Sıtkı Ülger (Sıtqı Abi) bir diğer antrenörümüz olmuştu. Her iki antrenörümüz de lig maçlarında takımı yönetebilmek için bizimle beraber sahada oluyorlardı. Birkaç tane de yetişkin, eski futbolcu yer alıyordu takımda; Paşé Celâl, Fos Besri (Basri Abi; eskilerden ünlü ve gerçekten üst düzey bir kaleciydi.). Maçına göre hepsi birden ya da bir iki tanesi oynayabiliyordu. (Her birini, ayrı ayrı, belki Adıyaman’a özel bir yazıda anlatabilirim; çok isterim.)

“1. Amatör Küme” adıyla söylendiğini bir süre sonra öğrendiğimiz, lig maçlarına başladık. Şehir merkezinden Özenspor, Gençlikspor adıyla bilinen iki eski takımdan başka, bizim gibi yeni kurulan Adıyamangücü ve Esenspor isimli iki takım daha ve Kahta, Besni, Samsat, Gölbaşı ilçelerinin futbol takımları; toplamda dokuz takımlık bir lig. Tabii ki biz çocuklardan oluşan takım, ligin en zayıfıydı. Hani o “Topu en uzağa atabilenin, en iyi oyuncu sayılması” hâli var ya, işte o yüzden.

Efsanelerle oynuyoruz. Daha çok “pas” takımıyız. Başka bir şey deneyebilecek durumda da değiliz zaten. Üçgenler, baklavalar, toplu hücum, toplu defans (bu günün compact takım futbolu), maçlara özel taktikler, hücuma katılan kanat bekleri, yardımlaşma, topsuz boşa çıkmalar v.b… Bunlar antrenmanlarda çalışılıyor, maçlarda uygulanmaya çabalanıyordu. Doğal ki, güç dengesizliğinden, genellikle başarılı olamıyorduk. Maçların çoğundan mağlubiyetle ayrılıyor, beraberliklerde coşku doluyorduk. Bir iki sürpriz galibiyet de aldığımız oldu gerçi… Maçları izlemeye gelen seyirciler, bizim oynadığımız futbolu çok beğeniyor, rakibimiz, kendi tuttuğu takım olsa da, lehimize tezahüratlar yapıyorlardı. Arada bir, koca adamlara “bacakarası” falan attığımızda, tribün coşuyordu.

Böyle tatlı tatlı sürüp gitmedi elbet. Bir süre sonra maç kazanmak, ligde şampiyon olmak için neler yapılırmış öğrenmeye başladık. Bizle oynadıkları maçlarda zorlanan rakip takım futbolcuları, o koca adamlar; maç esnasında olur olmaz azarlamaya, yanaşıp küfür etmeye, dirsek atmaya, belimizden tutup savurmaya; ayaklarından top aldığımızda faul yapmışız gibi kendilerini yere atıp yalandan kıvranmaya, ikili mücadelelerde acımasızca tekmelemeye falan başlamışlardı.

Bunu anlamak bizim için çok zordu. Antrenörlerimiz ve takım büyüklerimiz, bu olan bitenin normal olduğunu, maçlarda böyle şeylerin olabileceğini söyleyip duruyorlardı ama bunu kabullenmek, en azından benim için imkansızdı. Ben futbol oynamayı seviyordum. Takımın uyumlu oyunu; estetik, güzel hareketler, şık kombinasyonlar; güzel, sonuç alıcı (efektif) ara paslar; topa kavisli vuruşlarla, kontrollü yön vermeler, rakibin ekarte edilmesi için kör noktalarını bulmalar, arkadaşının sadece topa ve doğru dokunmasını sağlayacak pas çıkarmalar, vücut koordinasyonunun takım koordinasyonuyla özdeşleştirilmesi ve benzeri şeyler… Benim sevdiğim bunlardı; hâlâ bunlar…

Bir maç öncesi antrenörümüz, “Top taca aranızda kalarak çıkmışsa, sizden çıkmışsa bile koşup topu alın, tacı atacakmış gibi yapın. Hakem fark etmeyebilir, top da bizde kalmış olur.” dedi. “Nasıl yani?..” deyivermişim. Antrenör hemen dönüp sertçe, “Öyle! Ne diyorsam onu yapın!” dediğinde afallamıştım. O dünyalar iyisi, kibar, sevecen adam, bizden haksız top elde etmemizi istiyordu… Anlaşılan, maçlarda yaşadıklarımız onun da canına tak etmişti ve bizden, ancak bu kadarcık bir top gaspı isteyebilmişti (Tabii bunu yıllar sonra düşündüğümde böyle yorumlamıştım.). Gerçi bir daha Aydın Abi’nin buna benzer şeyler söylediğini duymadım ama daha travmatik bir olay yaklaşıyordu.

Ligdeki son maçlarımızdan birinde, Gençlikspor’la oynuyoruz. Onlarla ligin ilk yarısındaki maçta 1-1 berabere kalmıştık. Gençlikspor, Kâhtaspor’la şampiyonluk için çekişiyor ve Gençlikspor’un geriye düşmemek için bizi yenmesi gerekiyordu.  Bu maçta da durum 1-1 berabere ve maçın sonları yaklaşmış. Maçtan önce yağmur yağmış, toprak saha balçık çamur hâlindeydi. Oynanan oyuna bakılırsa, maç beraberlikle bitecek gibi görünüyordu. Gençlikspor’luların ağızları hiç boş durmuyordu. Hemen hepsinin öfkesi burunlarında ve sürekli küfür ediyorlardı. Bizim gibi çocuklardan oluşan bir takımı yenemiyor olmak çok ağır geliyordu, çok belliydi. Bir ara Gençlikspor’dan biri defansımızın arkasına doğru gelişigüzel bir top attı. Bizim defans oyuncularından üçü, Fahri Bozkurt, Mahmut Değirmentaş ve ağabeylerden Paşé Celâl; yüzleri bizim kaleye dönük olarak topla oynama mesafesindeler. Kalecimiz, topa hamle yapmak için kale sahasını terk eder vaziyette. Rakip santrafor Celâl Kara, topa hamle yapamayacağını bilse de, yalancı bir deparla koştu, araya girmek istedi. Bizim o maçtaki liberomuz (Eskiden defansın en gerisinde serbest oynayan ve defans öncelikli olmak üzere orta sahayı da yöneten, zaman zaman hücuma katkı veren oyunculara libero denirdi) Paşé Celâl, ki topa en yakın olan oydu. Birden bire bazuka gibi bir şut çıkardı bizim kaleye… Gol oldu… Hepimiz donup kalmıştık. Rakip takım çocuklar gibi seviniyor, kucaklaşıyordu. Kalan zaman nasıl geçti bilemedik. Maç, 2-1 Gençlikspor’un galibiyetiyle bitti. Sessizce soyunma odasına gittik. Odaya varan, kendini yere attı, başını ellerinin arasına alıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Normalde Gençlikspor’a yenilmeye ağlanmazdı. Doğal sonuçtu çünkü o takıma yenilmek. Ama o yaşadığımız şey… Soyunma odasına en ilk girenlerden biriydi Paşé Celâl.. Saygı duyduğumuz, eskinin efsane futbolcularından, hikayelerini dinlediğimiz.. abimiz… Daha kimse çöktüğü yerden kalkmadan, o duşunu hızlıca aldı, sessizce giyindi ve çıktı.

Anlayamıyorduk… Neden?.. İlkönce, maç içinde bir şeye kızmış olabileceğini bile düşündük. Antrenörümüz de bir şey söylemiyordu. Zaten az konuşan bir adamdı. Şimdi hiç konuşmuyordu. O da duş almış, sessiz sessiz giyiniyordu. Giyinmesini bitirdi, banka oturdu. “Hadi toparlanın hadi” dedi. “Duşa girip şu çamurlara akıtın üstünüzden, kulübe geçin. Çay içelim orda.” gibi bir şeyler söyledi düşük ses tonuyla. Birkaç arkadaşımız “Abi niye?.. Bu neydi abi?.. Niye abi?..” gibi bir şeyler söyleyecek oldu. O, “Hadi hadi. Toplanın artık.” dedi sert bir tonda ve soyunma odasından çıktı.

Celâl Abiyle bir daha yan yana, yüz yüze gelmedik. Utandığından mı, bilmem. Ne antrenmanlarımıza ne de maçlarımıza geldi bir daha. Anladığımız, Kâhtaspor’un, bir ilçe takımının ligde şampiyon olmaması için atmıştı bize o golü. Gençlikspor takımının futbolcularının hepsi Celâl Abi’nin arkadaşlarıydı. Paşé Celâl her ne kadar eski Sümerspor’un efsanesiyse de, Gençlikspor, Kâhtaspor’dan daha yakındı ona. Belki maç öncesi, belki de maç içinde gelip söylemişlerdi ona “Bizim bu maçı almamız lazım. Durum kötüye giderse bir şeyler yap.” diye. Bunu söyleyebiliyorum, çünkü rakip oyuncularla maç içinde her yan yana düştüğümüzde, “La oğlım birez yavaş! Ölümıne oynolar pijler!.. Kâhta’yı şampiyon mı edeceksiniz lan?.. Gelme oğlım!.. Bax!.. ayaxlarını kıraciyim a sening!.. Sanki şampiyonlığa oynolar anasını ……lerim!..” gibi konuşmalar, küfürler uçuşuyordu… Bir şekilde Gençlikspor’un galip gelmesini sağlamalıydı Paşé Celâl. Parayla şike gibi bir şey söz konusu değildi. Paşé Celâl’in kişiliğine uygun bir şey değildi o. Besbelli bu bir “Hatır Şikesi”ydi. Böyle de olsa, bu bizim anlayacağımız ve kabul edebileceğimiz bir şey değildi. Şikeydi işte!.. Takımını sattıran bir şike!..

Sonrası… Sonrasında “Omerta” vardı. Bir iki küçük sohbet dışında bu konu hiç konuşulmadı. Sanki yaşanmamıştı.

Bu bâbın ana fikri:

“Yarışmacı futbol, spor mpor değildir; hayatın aynasıdır.”

 

  • Bu kramponları anlatmalıyım: Olabilecek en çürük deriden yapılmış ayakkabılardı bunlar. Bir iki maç sonra burun yüzey derileri tamamen sıyrılır, yırtılmalar başlardı. Kullanmadan önce kuyruk yağıyla ovalar, hesapta esnekliğini ve dayanıklılığını arttırmaya çalışırdık ya, nafile… Tabanı yaklaşık bir, bir buçuk santimlik ince bir köseleden yapılmıştı. Krampon diye de, aynı köseleden yine yaklaşık bir santim çapında küçük parçalar kesilmiş, üç dört kat üst üste getirilmiş ve ayakkabı çivisiyle tabana tutturulmuştu. Her bir kramponun tabanında bu tümsekciklerden 15 – 16 tane bulunurdu. Çoğunlukla daha ilk maçta, o tümsekcikleri oluşturan köseleler erir, biz üstünde koşuşturdukça, onları tutturan çiviler, ayakkabıların içine ince ince girerdi. Özellikle topuk bölgeleri daha çabuk erir, oraları tutturan çiviler, maç arasında topuklarımıza batmaya başlardı. Oyunu bırakmazdık tabi. İlk batma çok acı verir, giderek alışırdık. Yani topuklarımıza çiviler batarken maça devam ederdik. Bir süre geçtikten sonra, kramponlarımızın içine vıcık vıcık kan dolar ama “Game must go on”…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir