HALAY’A DURANLAR !…

Güngör Kırkaya Deveci

“…Cellat uyandı yatağında bir gece tanrım dedi, “Bu ne zor bilmece” öldükçe çoğalıyor adamlar, ben tükenmekteyim öldürdükçe.”

Böyle yazıyordu usta şair Ataol BEHRAMOĞLU.

Ne yazık ki cellat hiç uyumuyor, habire çalışıyordu. O yıllarda daha bir çalışkandı. Gençlerde inadına çoğalıyor, birleşiyor, yürüyorlardı üstüne. Hainliğin, zulmün, sömürünün.

Yürüdükçe çoğalıyorlardı. Öfkeliydik. Gittikçe çoğalıyordu öfkemiz. Nasıl çoğalmasın…

Nasıl öfkelenmem

düşündükçe

Memleketimi ?

Çırpınıyor

ayakları altında

bir avuç

hergelenin…

Böyle haykırıyordu koca Nazım. Oysa bizler bu yurdun dağına, taşına, uçan kuşuna sevdalıydık. Anadolu bağrına sığınan herkesi bir ana kucağı sıcaklığıyla bağrına basıyor. Koruyor, kolluyordu. Beklenen güzel günlerin özlemiyle yavrularını umutlandırıp, yüreklendiriyordu Anadolu.

Mevsim yaz. Aylardan Haziran. Sıcak mı sıcak. İnciraltı Öğrenci Yurdu hareketli günlerinden birini daha yaşıyor.

Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi neyse biz devrimciler için de İnciraltı Yurtları aynı. Yurtta kalan, kalmayan tüm devrimcilerin uğrak yeri. Orda paneller düzenlenir, forumlar yapılır, eylem planları hazırlanır. Yeri geldiğinde eğlenceler düzenlenirdi.

O hafta Üniversite sınavları vardı. Anadolu’nun dört bir yanından öğrenciler gelmişti. Ertesi günü girecekleri sınav nedeniyle misafir öğrenci olarak yurda yerleştirilmiş kredi.

Yurtta kalan öğrenciler onlara moral olması için eğlence düzenlediler. Türküler, halaylar, şiirler dört bir yanı sardı. Yurdun önü uçsuz bucaksız deniz, ardı göz alabildiğine uzanan portakal bahçeleri. Nasıl güzel bir görüntü. İki güzelliğin arasında pırıl pırıl gençler kendilerinden geçmiş, türküler eşliğinde tey tey diye haykırarak halaylar çekiyorlardı

Düşünsenize nereden gelmiş, dili, dini, ırkı neymiş? Kimin umrunda. Sevgiyle tutuşan eller, coşkuyla kalkan bacaklar. Tam da bizim istediğimiz gibi. Hava sıcak. Hava puştluk kokuyor. Bunca güzelliğin sergilendiği böyle bir gecede. Birden kapılar açıldı.

Cemseler, panzerler, jandarma, polis doluştular yurdun bahçesine. Türküler dağları sarmış yankılanıyordu.

Birden gecenin koyu karanlığından daha koyu, kara bir ses yükseldi.

“Türküler sussun, halaylar dursun.”

Gençler ne yapacaklarını şaşırdılar. Bir sıkıyönetim üniformalısı. Herkesi ayağa dikmek istiyordu .Oysa emindik ki emir daha üst bir sıkıyönetim yetkilisinden geliyordu.

Gençler donup kalmış öylece bakıyordu. Hazırlanmaya bile zaman bulamadan, “Nişan al” komutu yankılandı gökyüzünde. Sonra silahlar ölüm kusmaya başladı

Yangın yeriydi ortalık. İnanılmaz çığlıklar yankılanır oldu dağlarda, türküler yerine…Bir kargaşa, kaos, bir koşuşturma almıştı halatların yerini. Tüm kitle kendisini yere atıyordu. O korkunç ses ayağa kalkın diye bas bas bağırıyordu. Oysa kalkana ateş açılıyordu

Acımasızca Binden fazla öğrenci, yaylım ateşine tutulmuş, göz gözü görmüyordu adeta.

Sonra silahlar sustu. Türküler asılı kaldı dallarda…

Dallar koptu düştü gövdelerinden. Şimdi sessizce yerde yatıyorlardı…

Haziran’da ölmek zor diyordu şair. Söyler misiniz? Hangi ayda kolay ki ölüm? Hele gencecikse, hele umutları varsa, hele delicesine seviyorsa yaşamı !..

Daha söyleyecekleri varken, daha güzel günlere inanmışken!..

Şimdi uzanmış yatıyorlardı yerde…

İsmail BAYTAK, MUSTAFA USLU, ALİ İHSAN TAN, HÜSEYİN AKDAĞ, MEHMET ALİ ARUN…

Hepsi birden haykırıyorlardı…

Ne alnımızda bir ayıp

Ne koltuk altında

Saklı haçımız.

Biz bu halkı sevdik,

Ve bu ülkeyi

İşte bağışlanmaz

Korkunç suçumuz !…

Duyuyor musunuz?

NE TÜRKÜLERİ SUSTURABİLDİNİZ, NE HALAYLAR DURDU…

DUYUYOR MUSUNUZ?

ANILAR

HALAY’A DURANLAR !…” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir