ÇÖMÇÖM İLE KUYRUKLU

İlkokul öncesi ve ilkokul yıllarım.

Yaz tatillerini iple çekiyorum.

Öyle aylarca değil, bir hafta, on gün, taş çatlasın iki hafta köye, Ulamış’a gidip dedemle ninemin (anneannem) yanında kalacağım.

Evet, tam bir yıl bu 1-2 haftalık günlerin özlemiyle yaşıyorum.

Balık burcuyum ben, balık en sevdiğim besinlerdendir, balık tutmayı çok severim.

Ama ben öyle uzun kamışlarla sahilde bütün günü geçirmeler, denizlere açılıp ağ atmalar vb. biçiminde balık tutmayı değil; derelerde, elimde kepçe ya da sepetle arkalarından koşturarak; kaya oyuklarından, dereye çakılı, girdili çıktılı çalı diplerinden balık tutmayı severim.

İncitmeden, ağzına bir iğne takmadan, tavada pişirip yemek için değil, akvaryuma koyup beslemek için.

Hâlâ, bu yaşta bile bilsem böyle bir akarsuda balıklar yüzdüğünü, ilk fırsatta plastik bidon, sepet, kepçeler, yemlik peynir ekmek, pilli hava pompalama cihazı, orada alırım soluğu. Kimseyi bulamazsam eşlik edecek, yalnız giderim.

Çocukluğumda beni Ulamış’a çeken işte bu balık tutma aşkıdır aslında.

İki çay akar köyde: Koca Çay, Küçük Çay.

Ben daha çok Koca Çay’dan balık tutardım. Koca Çay; dağdan, Mazlum Pınarı denilen yerden aşağı doğru akıp gelen 1-2 metreden 10-15 metre kadar genişlikteki upuzun yatağında baharın sonunda ve yazın, her tarafında cıvıl cıvıl tatlı su kefallerinin oynaştığı bir akıntı hâlinde süzülüp giderdi. Yer yer üzerini yosunların kapladığı alanlar olsa da genelde pırıl pırıl, tertemiz bir akıntı olarak kayar gider, önce Küçük Çay’la buluşur, sonra köyden çıkıp gittikten sonra ufak tefek derecikleri de kendine katarak denize kavuşurdu. Kenarları bazen toprak yolla nerdeyse kavuşurcasına alçalır, bazense ona ulaşmak için ciddi ve riskli bir yükseltiden ona doğru inmeniz gerekirdi. Benim o yıllarda Koca Çay’da gördüğüm en iri balıklar, köyün en uç noktalarından birinde olan teyzemlerin evine tahminen 2 km kadar uzakta olan Koca Göl’de gördüklerimdi. Koca Göl, akıp giden Koca Çay’ın üzerinden geçtiği ortalama bir insan boyu derinliğinde bir çukurdur. Bir tarafında az yürüdüğünüzde köye giden toprak yol, bir tarafında zeytinlik alan vardır. Yola bakan tarafında bulunan devasa bir kaya üzerinde oturup gölde oynaşan balıkları seyredebilirdiniz. Bu balıkları yakalamak için kimileri “çarşır otu” dedikleri bir otun kökünü ezerek suya atarlar ve balıklar üzerinde oldukça etkili zehirli-öldürücü-bayıltıcı özelliği olan bu ot suya karıştığında pek çok balık ters döner, onları kolayca toplardınız.

Ben öldürme amaçlı olarak balık tutmadığımdan bunu asla yapmadım. Ama sepetlerle o 10-15 cm büyüklüğündeki Koca Göl tatlı su kefallerini yakalama düşlerim yıllarca hep var oldu.

Koca Göl’de su yılanları da yüzerdi ve ben onlardan hiç korkmazdım, onlar yüzerken ben de kendimi Göl’ün sularına bırakıverirdim, birlikte yüzerdik.

Teyzemlerin evin köyün bir ucunda demiştim, dedemlerin evi de ter istikamette diğer ucunda, Küçük Çay’ın kenarındaydı. Küçük Çay adı üstünde ince bir ip gibidir diğerinin yanında, kıvrıla büküle, taşlar üzerinden küçük sıçramalarla Koca Çay’a kavuşurdu. Küçücük balık yavruları görülse bile küçük parmak boyunu aşacak büyüklükte balık görmek pek mümkün değildi Küçük Çay’da. Ama yatağın kısmen genişlediği ve suyun kenarlarda durgun sayılabilecek noktalarında “çömçöm”ler yüzerdi sürekli.

Kaç kişi bilir “çömçöm”ü?

Kurbağa yavruları küçükken henüz bacakları olmayan, simsiyah koca kafası ve bir kuyruğu ile bir spermin yüzlerce kat büyütülmüş hâli gibidir. Ulamışlılar kurbağa yavrularının bu hâline “çömçöm” der.

Ben Ege’nin başka herhangi bir bölgesinde kurbağanın bu aşamadaki yavrularına “çömçöm” dendiğini duymadım. Sadece bundan 7-8 yıl önce Alaşehir’de bir dershaneye derse gidip gelirken çarşısında “Çömçöm Lokantası” diye bir tabela görmüştüm ve ilk tepkim abimi telefonla arayarak “Sanırım burada Ulamışlı biri var.” demek olmuştu.

Koca Çay’da da kısmen durgun akan yerlerde bu çömçömlere rastlardınız ama benim anılarımda çömçömler daha çok “Küçük çay”la özdeşleşmiştir.

Bunlardan herhangi birini tutup evde bir kavanoz içinde tuttuğunuzda günbegün önce bacakların çıktığını, sonra kuyruğun kısalarak yok olduğunu ve siyah rengin de değişerek grimsi-yeşilimsi bir kurbağaya dönüştüğünü görebilirdiniz.

Ben köyden İzmir’e getirdiğim ve adını “Kermit” koyduğum bir çömçömün, tam bir kurbağaya dönüşümüne tanık olmuştum. Şu anda nedenini bilmiyorum, büyük olasılıkla düğün falandır, ailecek köye gideceğimiz bir gün, Kermit’i komşumuz Fatma Abla’ya emanet bırakmıştım, Fatma Abla’nın kedisi Ayşegül (adını ben koymuştum) kaşla göz arasında mideye indirmiş benim Kermit’i. Çok üzülmüştüm döndüğümde durumu öğrenince.

Yazın köydeki evlerde çok az insan kalırdı o yıllarda. Ailecek bahçelere, çardaklara, kulübelere taşınılırdı. Her taraf bağ, tütün tarlası, bahçeydi. Envai çeşit çiçekler açardı bahar başından itibaren ve yazın birer birer kuruyup azalırlardı. Dere boyları ise yeşilliğini hep korurdu çiçekten yana.

O çardaklar çoğu zaman ya tümüyle ya da yarı yarıya çalılardan oluşturulurdu.

Bizim Koca Alan’daki tek göz çardağımızın içinden bir armut ağacı yükselir, dallarından çardağa tavan oluştururdu. Duvarları kerpiçten kulübe-çardak karışımı bir şeydi.

O yılların korkutucu hayvanları yılanlar ve kuyruklulardı.

Yılanları öldürmek pek tercih edilmez, uzak tutmaya yarayacak çareler uygulanırdı. Ama “kuyruklu” gündüzlerimizin de gecelerimizin de korkulu rüyasıydı.

“Kuyruklu” Ege’nin pek çok yerinde akrebin yerlileşmiş adıdır.

Bizdekiler öldürücü değildir ama soktu mu çok canını yakar insanın.

Şimdi zirai ilaçlarla neredeyse kökünü kuruttuk ama hangi taşı kaldırsanız altından bir akrebin çıkması sürpriz değildi o yıllarda.

Geceleri gaz lambasının ışığında kulübenin duvarlarında ve “çatı”da, dalların arasında gezindiklerini görürdünüz. Arada tutunamayıp yere, üzerinize düşebilirlerdi.

Rahmetli dedem Hacı’nın Ali, uyumak için kulübeye girdiğimizde yer yataklarımızda avuçlarımızı açtırarak “Kuyruklu Duası” yaptırırdı biz çocuklara.

“Goca böce gücük böce

Guyruğu var söbüce

Nuh Peygamberin ruhu için

Sokma bizi bu gece

Rabbim Allah

Beklerim inşallah

La ilahe illallah

Muhammeden Resulillah”

Bizim çardak-kulübenin yüz metre kadar uzağında Rahmetli Üsen (Hüseyin) Amca’nın çardağı vardı. Kimin bağında bahçesinde ne varsa, domates, biber, patlıcan…  İki aile de sormadan alıp tüketebilirdi.  İki kulübenin de virane hâlleri hâlâ duruyordu birkaç yıl önce dayımın oğlu Ömer Abi’yle Koca Alan’a gittiğimizde.

Bir sabah uzaktan Üsen Amca’nın çığlık çığlığa bağırtıları ile uyandım. Kuyruklu sokmuş belli. Elinde keresi (bastonu) hem zıplayıp duruyor hem de bağırıyor:

“Allahım! Sabah sabah kalktım, namazımı da kıldım, neydi benim günahım da bu lanet hayvana sokturdun beni!”

Ben biliyordum nedenini. Yatarken “Kuyruklu Duası” yapmamıştı, adım gibi eminim.

Beni neden sokmadı kuyruklu, ben uyurken?

Bitirmeden, bütün kuyruklu korkularımıza karşın gecelerin muhteşemliğine değinmeden yazımı noktalamayayım.

Gökyüzünde binlerce, milyonlarca ışıklı noktacıklar düşünün. Rengârenk!.. Kimi mavimsi, kimi pembemsi, kimi sarımsı ama çoğunlukla beyaz… Ve hemen her dakika uzayıp giden yaldızlı bir iz… Meteor yağmurları.

“Bak biri daha öldü. Ne zaman yeryüzünde biri ölse gökte onun yıldızı da böyle kayıp gider.” derdi dedem.

Ben o günden bugüne hep o yıldızlarda nelerin, kimlerin olduğuna, oralarda da canlıların olup olmadığına takmış durumdayım.

Bir gün bilim bu sorunun yanıtını bulabilecek mi acaba?

Hoş bulabilse bana ne yararı olacak? Benim yıldızım çoktaaan kayıp gitmiş olacak…

 

 

 

 

ÇÖMÇÖM İLE KUYRUKLU” için bir yorum

  1. Bu yaşımda ilk kez “çömçöm” ü öğrendim. Derler ya öğrenmenin yaşı yoktur,sonu da yoktur. Öğrenmiş oldum. Teşekkürler… İçten, akıcı bir yazı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir