İlhan Çiftçi

TER KOKUSU

Altı kardeşlermiş. Kardeşlerin ikisi kendisinden küçük, kalan üçü de büyük… Babaları, o yedi yaşındayken ölmüş; belli ki vesikalıktan büyütülmüş siyah beyaz duvar fotoğrafından pek belli olmasa da, onun anlatımıyla, kızıl saçlı, kızıl sakallı, renkli gözlü biriymiş.

Çok düşkünmüş babasına. Çok üzülmüş. Günlerce sürmüş yası, bitmek bilmemiş. Bir yakını bir cura getirmiş günün birinde, “ Çal bunu.” demiş. O günden sonra onu çalmaya başlamış. Köyleri dolaşan Dengbej’leri, Cem yapıldığında Dede’leri izleyerek geliştirmiş kendini… Olası ki on beş yaşlarında bir Dede’nin Rayber’i (Rehber) olmuş. Onunla köyleri dolaşmaya, cemlerde saz çalmaya başlamış.

En büyük abisi okuma fırsatı bulmuş. Önce Bajar’daki (Şehirdeki) ilkokul, sonra da Gaziantep’te yatılı Ortaokul ve Lise… Abisinin okuduğu yıllar boyunca, at sırtında erzak ve yatılı malzemesi taşıyıp durmuş ona. Çok istermiş okuyabilmeyi. Bütün köy bilirmiş onun bu tutkusunu ve okutma vaadiyle günlük işlerini yaptırıp dururlarmış. Çok çalışkan ve becerikli olduğunu söylediklerini hep duydum, kardeşlerinden, akrabalardan, akranlarından… Ne yazık ki ailenin geliri ikinci bir çocuğu okutmaya yetmediğinden, ancak askere gidince öğrenebilmiş, okumayı yazmayı.

Görücü usulüyle evlendirilmiş ve şehirde memuriyette olan abisinin yardımıyla, bir iş ayarlanmış ona da. Böylece köyden çıkmış. Kucağında çocuğuyla karısını ve hayatının en incelikli uğraşlarından biri olan bağlama çalmayı ve bağlamalarını, geride bırakmak zorunda kalmış. Birkaç yıl sonra, karısını ve çocuğunu da almış yanına. Zaman içinde, üçü hayatta kalabilen beş çocuk daha yapmışlar ve altı kişilik bir aile olarak devam ettirmişler yaşamlarını.

Müziği köyünde bıraktıysa da, okuma tutkusunu hep yanında gezdirmişti. Tutkusunu, dışardan İlkokul ve Ortaokul diploması almakla kendinde köreltip, dört çocuğunu da “okuyabildikleri yere kadar okutma”ya evriltmişti. Bununla da kalmadı, genç yaşlarında kaybettiği abisi ve yengesinin çocuklarını da okutmaya çabaladı, kendi çocuklarıyla birlikte. Büyük ölçüde de başarılı oldu.

Yıllar boyu, şehre işi düşen kendi köylülerine ve civar köy mensuplarına ev sahipliği ve “iş takipçiliği” yaptı. Bir günden bir güne, “Şunun için şunu yaptım.” demedi.

İş arkadaşları, köydeki akranları ve akrabalarının bir bölümü günden güne varsıllaşırken, onun hayatı boyunca “Benim” dediği bir arabası, evi olmadı. Olamazdı zaten. O hep, birinin ödenmemiş tarım kredisinin kefili, okuyan bir çocuğun vasisiydi.

 

Üniversite yaşamı boyunca o fakülte senin, bu fakülte benim gezinip duran, “Baba artık bana para gönderme. Ben okulumu kendi isteğimle değiştiriyorum. Bunu da karşılamaya kendini mecbur hissetme. Çalışıyorum zaten. Çok sıkıştığımda seni ararım, merak etme.” diyen en küçük çocuğuna, “Ben yaşadığım sürece senin arkandayım. Rahat ol.” diyendi.

Ölümünden bir gün önce, ameliyat olma fırsatı bulabilmenin imkansıza yakın olduğu yıllarda geçirdiği bypas ameliyatından on bir yıl sonra, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi yoğun bakım ünitesinde, artık anjiyo bile kaldıramayacak ölçüde tıkanmış damarları nedeniyle yatarken; bir gün daha yaşayabilsin diye gözlerinin içine bakan, üzerine titreyen çocuklarına, “Çocuklar, sizi de çok yordum yav.” diye mahcubiyetini belirtendi.

Yaşarken önemli bir mevki, makam sahibi değildi. Herhangi bir mal mülk zenginliği de yoktu. Bunlarla ilintili saygınlık kazanmış biri olmamasına karşın, ölümünden sonra kurulan taziye evi; yaklaşık on gün boyunca, “Yusuf Abi, Yusuf Amca, Yusuf Dayı, Yusuf Dede, Pamuk Dede, Beyaz Dede; can dostum, velinimetim, arkadaşım…” diyen binlerce insanın, samimiyetle doldurup doldurup boşalttığı bir mekândı. Yaşı ve pozisyonu ne olursa olsun, her bir ziyaretçinin kurduğu her bir cümlede, “sevgi” sözcüğü baş köşeye kuruluydu.

Bal rengi gözlerinin içi sıcacık gülen, yüzünüzü avuçlayıp, elmacık kemiklerinizin üstünden öptüğünde, sevgisini bütün hücrelerinizle hissettiğiniz Babamdı…

Küçükken, yazın sıcak günlerinde atlet pijama otururken, yılışıp burnumu göğsüne sokuşturduğumda algıladığım, gözlerimi kapatıp içime çektiğim kokusuyla mest olurdum. Büyüdüğümde kendimden de aldım o kokuyu. Bildiğiniz, yetişkin erkek ter kokusuydu… Ama Baba kokusu…

Adıyaman’ın Fahrikân Köyünün Çınarik Mezrasından, Mehmet Ali oğlu Yusuf Çifçi…

Babamdı! Övünmek gibi olsun…

” için bir yorum

  1. Duyarlılığı , nezaketi , gönül adamı oluşu, vericiligi , hoşgörüsü , Anadolu insanının o yozlaşmamış bilgeliği bana da babamı çağrıştırdı. Huzur içinde uyusun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir