MESEL’DEN MASAL’A, BALAD’DAN KOÇAKLAMA’YA; RUHİ SU

“Kan ağlayan ağıtlar, yiğitçe baş kaldıran koçaklamalar, derin bir insancalık yüklü nefesler; sırıtkan, yayvan ağızlarda eğlencelik, göstermelik haline gelmişlerdir… Bu yozlaştırmaya “yeter” diyor gibidir, Ruhi Su’nun yanıklığı, uyanıklığa çeviren gürbüz sesi. Saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere türkü söyleyişi.”

Sabahattin Eyüboğlu

İki yüksek dağın arasında bir koyakta saklanmış, daha yüksek dağın yamacına sırtını yaslayarak kurulmuş bir köydü. Önünden, daha engin dağın tepesine kadar kademeli olarak inen bostanlar, tütün tarlaları, üzüm bağları. Tarlaların sınır boyları meyve ağaçlarıyla donanmış; nar, dut, armut, incir, birkaç melengiç, böğürtlen, yılan üzümü, it dirseği; köyün içinde ceviz ağaçları… Sol yanı, derin iki vadinin buluşup tek bir vadiye dönüşmesine tanıklık ediyordu, Vadinin öte yanı, yaklaştıkça uzaklaşan, heybetli, ürkütücü koca bir dağ… Ali dayım ve ben köyün en sonundaki evde, muhtarın evinde akşam misafiriyiz. Muhtar dediğim, annemin dayısı aynı zamanda.

Ankara Çubuk’ta öğretmenlik yapan dayım, tatil vesilesiyle memlekete gelmiş, onunla beraber köye çıkmışız. Yedi sekiz yaşlarındayım. Araba yolu olmayan köyün üç beş kilometre yakınına, bölge köylerine yolcu taşıyan kamyonla gidip, yolun geri kalanını, bizi karşılamaya gelen bir akrabanın yedeğindeki ata eşyaları yükleyip, yaya tırmanmışız.

Bir yanı vadiye, bir yanı köyün önünde uzanan platoya bakan iki katlı kerpiç evin önünde, eve bitişik ahırın damında, pos bıyıklı, şalvarlı, altı-sekiz köşeli şapkalarıyla dizilmiş kalabalık akraba topluluğu ve köy sakinleriyle oturuyoruz.  Karşılıklı iki sıra serilen yan halıların üstüne döşekler atılmış, arkamızda halı yastıklar, halı yastıkların üzerinde ağır (!) misafirlere çıkarılan, kenarları kanaviçe işli uzun baş yastıklarına sırtımızı yaslamışız.

Misafir olan Ali dayım olduğundan, dikkatler onun üzerinde. Köyün ilk okumuşlarından olan Ali dayım, aynı zamanda Türkiye İşçi Partili (TİP) ve politik olarak etkin biriydi. Yalnızca annemlerin köyünde değil, civar köylerde ve şehir merkezinde de tanınan, saygı gören, sözü önemsenen, gençlerin (Hele de benim ve kardeşlerimin) rol modeli olarak benimsediği biriydi. O da bunun farkındaydı. Bu yüzden ne söylediğine ne yaptığına son derece dikkat eder, hiçbir konuda aculluk etmezdi.

Yemekler yenmiş, çaylar içiliyor. Ara ara birisi tabakasını çıkarıp birkaç sigara sarıyor, birilerinin önüne atıyor, bir tane de kendine sarıp, ağızlığına takıp içiyor. O kalabalığa rağmen, çoklukla Kürtçe, bazen Türkçe ama hep kimin ne söylediği anlaşılan bir sohbet akıp gidiyordu. Derken, dayım yanında getirdiği bavula da kutuya da benzeyen kapaklı bir şeyi önüne aldı ve kapağını açtı. İçinden bir pikap çıkardı, özenle kutunun yanına koydu. Pikap nedir biliyordum ama ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Kutunun içinden altı tane büyük pil çıkarıp, pikabın arka kısmındaki pil yuvalarına taktı. Sonra karton bir kutunun kapağını açtı. İçindeki plaklardan birini seçti. Plağı kenarındaki işlenmemiş kısmından ve göbeğinden tutarak, kapağından dikkatle çıkardı. Bavulumsu kutudan, kadife kaplı sünger gibi bir şey alıp plağın her iki yüzünü yavaşça çizgilerin yönünde sildi ve pikaba yerleştirdi. Sonra yumuşacık ve ağır hareketlerle plağın iğnesinin kolunu kaldırdı, plağın üzerine getirdi. Dönmeye başlayan plağın üzerine, tam kıyısından kuş gibi kondurdu.

Bir bağlama sesi duyuldu önce, kulaklarımızın aşina olduğu bir ses. Mahzunî gibi aşıkların değil ama, Rahmi Saltuk’un çaldığını andıran bir bağlama sesi. Az sonra duyduğum ve akşamın alacasında, bulunduğumuz koyakta çınlayan, o kocaman sesle irkildim. Alışık olduğum, aşıkların, dengbejlerin seslerinin hiçbirine benzemiyordu. Sesi, etrafımızı çevreleyen heybetli dağların yanaklarına tokat gibi çarpıp geri geliyor, kulaklarımızı tekrar tekrar dolduruyordu:

“Nesini söyleyim canım efendim

Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhal eylesem yar yar deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim…”

İlk şaşkınlıktan sonra etrafa bakındım, herkes benim gibiydi. Herkes irkilmiş ve şaşkındı. Dayıma döndüm. Başını kaldırmış damda oturan akraba kalabalığın yüz ifadelerini inceliyordu. Yarattığı etkinin tepkilerini gözlemeye çalışıyor gibiydi… Az sonra o sesin söylediği sözleri daha net algılamaya başladık:

“Serdarî[i] halımız böyle n’olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mâmurlar yıkılıp yar yar viran olacak

Akıbet alınır öcümüz bizim”

Plak bitti. Dayım az önceki özenle plağı pikaptan alıp, o kadife kaplı süngerle silip kapağına yerleştirdi. Karton kutuya yerleştirirken uzanıp plağı elinden almaya yeltendim. Sıkıca tutarak “Dikkat et.” dedi. “Kapağa bakıcam.” dedim, bıraktı. Üzerinde “Ruhi Su” yazıyordu. “İsmi bu mu?” dedim, “Evet.” dedi. Ben başka şey diyemeden muhtar, “Bu kimdir, yenidir yegan? Güzel söylüyorsunuz…” dedi. Dayım, “Yeni değil, o devrimci bir ozan.” dedi.

Okulda, Barış Manço, Cem Karaca, Üç Hürel vb. şarkılarını sesimi onlara benzeterek söylemekle tanınıyordum. Arkadaşlarım bana “Barış! Barış!” diye seslenirlerdi. Kırk yılın başı, bir Mahzunî türküsü söylerdim; ağzımı büzüp, sesimi burunsu çıkararak, onun sesini benzetmeye çalışırdım:

“Sanki ömrüm bir bilmece

Bitmez tükenmez geceler …”

Bu öyle bir şey değildi. Bu yepyeni bir şeydi. Başka bir şeydi. Sesimi benzetmeye çalışıp şarkısını söyleyebileceğim bir şarkıcı değildi bu. O, “Devrimci bir ozan”dı.

Sonraki günlerde, önce dayımdan, sonra da bulabildiğim tüm kaynaklardan öğrenmeye çalıştım Ruhi Su’yu. Radyo’da çalınmazdı. Bu yüzden plaklardan, icat edildikten (!) itibaren de kasetlerden takip etmeye çalıştım onu. O gün bugün, müzik uğraşımın rehberi oldu hep.

Köyleri dağ, bayır dolaşarak derlediği türkülerle çıkardığı Long Play’lerinde (LP), konserlerindeki gibi; ara vermeden, birbirine bağlayarak söylerdi türkülerini. Bunun etkisi olsa gerek, bir türküsünü söylemeye başlayınca, ardındakini ekleme ihtiyacı duyardınız. Ya da bu bende böyleydi…

Ruhi Su dinlerken anons duyamazdınız, alkış yapamazdınız; sözünü söylemeden araya girmenize izin vermezdi. Yalnızca konserleri için geçerli değil bu. Albümlerini dinlerken de böyledir. Karacaoğlan albümü hazırladıysa, her bir türkünün hikayesini bütün bir hikayeye bağlayıp hazırlamıştır; birini ayırsanız eksik kalır. Pir Sultan’da da böyledir, Köroğlu’da da Dadaloğlu’da da…

Güncel politikayla ilgili de şarkılar yazmıştır. Hapislikler, işkenceler, yoksun bırakılmalarla geçen hayatından pek söz etmese de benzer acıları yaşayanların sesi olmayı ilke edinmiştir. Yazdığı türkülerin sözlerini ya kendi yazar ya da çağdaşı ozanlardan birinin şiirini kullanırdı.

Söz en öndedir Ruhi Su’da. Bir şiiri şarkılaştırdığında, şiirden bir bağlacın atılmasına bile hoşgörülü bakmaz. “Söz bir melodiye bağlanamıyorsa, şiir olarak söylemenin” tarafındadır o.

İyi şarkı söylemenin vazgeçilmez koşulu, “Söylediğinin farkında olmaktır” ona göre; yani “Ağızdan çıkanı kulağın duymasıdır.” Diğer türlüsü laf kalabalığıdır, müzik kalabalığıdır.

Resmi kurumların kurallarına değil, tarihin öznesi halkın değerlerine öncelik verdi.

Güncel söylemle, operayla başlayan kariyeri, “Doğrudan şaşmayan üç telli Kuran” eşlikçiliğiyle söylediği halk türküleriyle destana dönüştü.

Uğradığı haksızlıklara bir örnek vermek isterim.

60’larda Yapı ve Kredi Bankasının Folklor’la ilgili bir projesinde yer alması istenir. Teklifi sunan, bankanın yetkilisi Kazım Taşkent’tir. Kendisine sunulan kapsamlı teklifin tamamında yer alamayacağını söyler ve bankanın düzenlediği Halk Oyunları Şenliklerine gelen yöresel ekiplerin müziklerini notaya alıp, arşivlemeyi önerir. Önerisi kabul görür ve çalışmaya başlar. Yaptığı çalışma beş yıl sürer. Hazırlıkların kitaba dönüşeceği sıralarda Demirel iktidar olmuştur ve dönemin tanınan gazete köşe yazıcılarından Bedii Faik, muhabirliği muhbirlik gibi algıladığından olsa gerek, Ruhi Su aleyhine yazılar döşenir köşesinde. Ürken Kazım Taşkent, Ruhi Su’yu uyarır, Ruhi Su da daha kitap basılamadan işi bırakır ayrılır. Sonrasında Yapı Kredi kitabı “100 Türk Halk Oyunu” adıyla allı pullu basar ama imza yerinde Sadi Yaver Ataman’ın adı vardır. Durumdan haberdar olduğunda Ruhi Su’nun açtığı davada Sadi Yaver Ataman, “Bu kitap Ruhi Su’ya aittir. Ancak yöneticiler böyle istediği için buraya imza atmaya mecbur kaldım.” der. Ruhi Su davayı kazanır ama tazminat talep etmez. Buna karşın Yapı Kredi Bankası, tükenmiş olan aynı kitabın ikinci baskısını yapmaz. Böylece, Halk Dansları uğraşıcıları için pek kıymetli olan bu kitap, Yapı ve Kredi Bankası ve Sadi Yaver Ataman’ın ülke kültür dağarcığına armağan ettiği bir kitap olarak bilindi;[ii] Ruhi Su’nun ölümünden sonra, 1988 yılında, Fikri Sağlar’ın Kültür Bakanlığı yaptığı dönemde ailesinin ve Ruhi Su Kültür Sanat Vakfı’nın çabalarıyla, “Türk Halk Oyunları” adıyla ve Ruhi Su imzasıyla yeni basım, 20 küsur yıl sonra gerçekleştirilebildi.

Ruhi Su, yaşamı, mücadelesi ve ürettikleriyle, Anadolu müziğine dair müzik algımızı tamamen değiştiren ve ona yeni bir yön veren ışıktır. Hamasetten diyalektiğe, yerelden evrensele açılan yolun ilk ustasıdır. İnsanı, doğayı, adaleti merkezine alan her müzik uğraşıcısının dağarcığına katması gereken bilgi hazinesidir. “Benim Kâbem insandır” diyen, dediğini yaşamıyla özdeşleştiren, uğradığı insanlık dışı muamelelerin hiçbirinde “Of!” demeyendir.

Çok sevdiği ülkesinin iktidarlarının, hayatı sanat ve estetikle biçimlenmiş bu cevhere reva gördüğü yaşam süreği ve nihayetinde taammüden öldürmesi, tarihin unutturmayacağı bir utançtır.

 

[i] Aşık Serdarî hakkında: http://www.ihsanozturk.com/sarkislali_asik_serdar%C3%AE-118.html

[ii] “Türk HalkOyunları” kitabı hk. https://www.ruhisu.org.tr/ruhi-su/

 

Kaynakça:

  • “Ruhi Su Ezgili Yürek” Kitap, Everest Yayınları
  • ruhisu.org
  • Tüm Ruhi Su albümleri

 

 

MESEL’DEN MASAL’A, BALAD’DAN KOÇAKLAMA’YA; RUHİ SU” için bir yorum

  1. İlk kez büyük ozan hakkında bu kadar etkileyici bir yazı okudum.Yazarına teşekkür ederim.Yazıdaki içtenlik,estetik ,akıcılık müthişti.SÖZ İNSANI YAŞATIRMIŞ…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir